Dünya Kupası ve Türkiye

Türkiye milli takımı 2010 Dünya Kupasına gidemiyor. Bu yüzden biz de nostaljik bir yazı koyalım dedik. Dünya Kupalarının en büyük takipçisi Halit Kıvanç'ın kaleminden 2002 Dünya Kupası öncesi  yazdığı yazı.


Dünya Kupası - 48 yıllık özlem bitti!
1954’te Milli Futbol Takımı’mızın 7-0 yendiği Güney Kore, şimdi 2002 Dünya Kupası’nda ev sahibimiz. Türkiye’nin Dünya Kupası serüveni, tam 48 yıllık bir
özlem içeriyor. İşte size, bu öykünün kilometre taşları...
İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, 1942 ve 1946 Dünya Kupası maçları oynanmayacak, Dördüncü Dünya Kupası ancak 1950’de yapılabilecektir ve ilk kez bu kupada Türkiye’de de vardır. Eleme maçında, Suriye’yi hem de ‘7-0’ yenerek Brezilya’daki finallere katılma hakkı kazanılmıştır.
Merak mı ettiniz nasıl yendiğimizi? Gollerimizi kimler mi atmıştı? Takım nasıl mıydı? Eee, biraz anlatalım:


FİFA, birbirine yakın ülkeleri eleme grubunda eşleştirmiş, bize Suriye düşmüştü. Tek maç, finalisti belirleyecekti. Ankara 19 Mayıs Stadı’nda, 20 Kasım 1949 günü Suriye karşısına çıkan Milli Takım, şu 11’le oynuyordu:
Kalede Fenerbahçe’den Erdal Kocaçimen. Bekler: Galatasaray’dan Naci Özkaya, Beşiktaş’tan Vedii Tosuncuk. Haflar: Harp Okulu’ndan Mustafa Ertan, Galatasaray’dan Bülent Eken, Beşiktaş’tan Hüseyin Saygun. Forvetler: Fenerbahçe’den Erol Keskin, Lefter K. Andonyadis, Galatasaray’dan Gündüz Kılıç, Beşiktaş’tan Fahrettin Cansever, Şükrü Gülesin. Fahrettin, günün golcüsüydü. Tam 3 gol atmıştı. Bülent, Erol, Gündüz ve Lefter de birer gol kaydedince sahadan 7-0 galip çıkmıştık. Yani? Dünya Kupası’na katılma hakkı kazanmıştık. Kazanmıştık da Brezilya yolu açılmış mıydı acaba?


Yol uzak, iyi hazırlanamadık, deneyimimiz yeterli değil gerekçeleri.. ve de parasızlık. Sonunda, gidemedik. Başkaları gitti ve oynadı...


5. Dünya Kupası’nın ev sahibi İsviçre idi. Türkiye bu defa İspanya ile eşleşmişti. Genel kanı, bizim bu finallere gitme şansımızın çok az olduğu şeklindeydi. Çünkü o sırada İspanyol takımı çok kuvvetliydi. Gerçekten Madrid’teki ilk maçta hiçbir varlık gösterememiştik. Sahaya şu on birle çıkmıştık: Şükrü (Ank. Karagücü), Bülent (GS), Müjdat (FB), Eşref, Ali İhsan (BJK), Rober (GS), Lefter, Mehmed Ali (FB), Recep, Fahrettin (BJK), Burhan (FB).
Bütün yapabildiğimiz, ilk yarıda Recep vasıtasıyla şeref golümüzü atmaktan öteye geçememişti. İspanyollar ise golleri peş peşe sıralamış ve sahadan 4-1 galip ayrılmışlardı. Ancak, o günlerde bu maçlarda gol-averaj kuralı uygulanmazdı. Bu nedenle, eğer İstanbul’daki rövanşı kazanırsak, yeniden az da olsa bir şans doğabilirdi. Bu düşünce hepimize olduğu gibi, takımımıza da büyük moral verdi ve hayalimiz gerçek oldu.
İstanbul’da, İnönü Stadı’nda İspanyollar karşısına çıkan takımımızın kadrosu
Madrid tertibimizden epey değişikti: Turgay (GS), Rıdvan (Ank. Karagücü), Basri (FB), Mustafa (Ank. Karagücü), Çetin (K. Paşa), Rober (GS), Lefter (FB), Suat (GS), Feridun, Burhan (FB), Coşkun (BJK).
Mükemmel bir oyun oynamış, bunu güzel bir golle süslemesini bilmiş, sahadan galip çıkmıştık. Zafer golümüzü 16. dakikada Burhan nefis bir vuruşla kaydetmişti. Şimdi ne mi olacaktı? Tarafsız bir şehirde üçüncü maç oynanacaktı. FİFA bu maç için ‘tarafsız şehir’ olarak Roma’yı seçmişti.
Olimpiyat Stadı’ndaki üçüncü maçta kadromuz aynıydı. Maça gol yiyerek başlamış, ancak çok geçmeden Burhan’la beraberliği sağlamıştık. İkinci yarıda bu kez Suat’ın golü takımımızı 2-1 öne geçiriyordu.
Ne yazık ki bu avantajımızı koruyamıyor ve yediğimiz golle oyunun 2-2 durumuna gelmesini engelleyemiyorduk. Yine de takımımız canla başla mücadele edecek ve İspanyollara final kapısını açacak golü attırmayacaktı. Maç uzatılırken, bir talihsizlik, Kalecimiz Turgay Şeren sakatlanmış, yerine Şükrü Ersoy kaleye geçmişti. Çünkü 90 dakika 2-2 kapanınca, kurallara göre maç yarım saat uzatılmıştı. Yine iyi mücadele; yine başarılı savunma. Ve 2 saatlik oyunu 2-2 bitirmeyi başarmıştık.
Şimdi şanslar yüzde 50 idi.
Para atışı yapılırken, kaptanımız Turgay Şeren de oraya gelmişti. Bu sırada İtalyan hakem, cebinden çıkardığı metal bir İtalyan parasının iki yüzünü de kaptanlara gösterip hangi tarafı istediklerini sordu. Yani ‘Yazı mı, tura mı?’ anıydı bu... Turgay birden yanda duran İtalyan çocuklardan birini çağırmış, hangi tarafı istemesi gerektiğini ona işaret etmişti. Adının Franco olduğunu öğreneceğimiz çocuk da ‘yazı’yı işaret etmişti. Hakem parayı atıp da ‘yazı’ üste gelince... Kaptan Turgay havaya fırlıyor, onu bütün takım izliyordu. Elemeyi geçmiş, İspanya’yı elemiş, finallere gitme hakkını kazanmıştık.
Futbol tarihinde, Dünya Kupası finallerinde oynayan takımlar arasına ‘Türkiye’ adı da yazılacaktı. Tabi ulusça çok mutluyduk.


ÇÖPE GİDEN HEDİYELİKLER
Doğrusu, 1954’te İsviçre’ye gittiğimizde, ev sahiplerinin bize niçin böyle ters ters baktıklarını önce pek anlayamamıştık. İki-üç Türk gazetecisi bir dükkana girdiğimizde, hiç de güler yüzle karşılamıyorlardı. Çok geçmeden anlaşıldı: Ya birbirimizle konuşmamızdan ya yakamızdaki rozetten ya da çantamızdaki armadan anlıyorlarmış Türk olduğumuzu. İyi ama; niye kızıyorlar Türk’lere, değil mi? Bunu da öğrendik: Çok, ama pek çok ‘Dünya Kupası hatıra eşyası’ bizim yüzümüzden çöpe gitmiş! İspanya bizi 4-1 yenince, ‘Bu iş tamam’ demiş İsviçreliler. Ve gelecek turistler için hatıra eşyası imalatına başlamışlar. Tabii her hediyelik eş yanın üstünde, 16 finalistin renkleri var, bayrakları var. Eee, biz İspanyolları eleyince, tabii o kadar eşyayı çöpe atmışlar..
Ve hepsini yeniden ‘Türk bayraklı, ayyıldızlı’ olarak yapmak zorunda kalmışlar!
Dedikoduyu bırakıp maça geçersek: O zamanki organizasyona göre, bir gruptaki 4 takım birbiriyle oynamıyor, her takım yalnızca 2 rakiple çarpışıyordu. Bizim rakiplerimiz Almanya ve Güney Kore idi. İlk maçta, Almanya karşısındaki 11’imiz şöyle idi: Turgay (GS), Rıdvan (Ank. K. G.), Basri (FB), Mustafa (Ank. K. G.), Çetin (K. Paşa), Rober (GS), Erol (Adana.), Suat (GS), Feridun, Burhan, Lefter (FB).
O anı; hiç ama hiç unutamadım. Ve her anımsayışta aynı heyecanı yaşarım. Düşünün hayatımda ilk kez bir ‘Dünya Kupası’ maçındayım. Ve yine ilk kez bizim milli takımımız bir Dünya Kupası maçı oynuyor. Ve de oyun başlayalı üç dakika olmuş. Sadece ‘üç’ dakika... Ve gol! Gool! Gooool! Bir avuç Türk ayağa kalkmış, nasıl bağırıyoruz... İyi de çıt çıkmıyor koca statta. Çünkü stadın yarısı Alman... İsviçre’nin kapı komşusu Almanlar. Öbür yarısı da İsviçreliler. Onların da çoğu Almanca konuşuyor. Ana dili Almanca olanlar stadı doldurmuş. Biz aralarında bir avucuz. Çok çok iyi bir avuç Türk seyirci. Nasıl duyuralım sesimizi?
Suat Mamat nasıl da geçti o iki Alman savunma oyuncusunu; nasıl attı o çalımı; nasıl vurdu topa; nasıl yatırdı kaleciyi ters tarafa; nasıl şaşırdı binlerce seyirci? Şahane bir gol bu; şahane... 1-0 galip oynamak keyfiyle seyrederken; o da ne? 1-1 oluverdi. Ve Alman fırtınası başladı. Hele ikinci yarıda kasırgaya dönüştü. Goller peş peşe geliyor. Maçtan sonra birbirimize itiraf ediyoruz kulaktan kulağa... Dört golde kaldı diye sevinmeliyiz galiba! ‘Bu Alman takımı çok şey yapar’ diye düşünenlerimiz az değil.
İyi de ikinci maçta nerede o Alman takımı? Macarlardan 8 tane yiyor. Biz ise bir şahlanıyoruz ki Güney Kore karşısında... İlk maça oranla, takımımızdaki tek değişiklik, Feridun’un yerine Adalet’ten Necmi’nin oynaması. Bu maçta da fırtına olan bizim takım... Burhan bu maçın kralı. Tam üç gol atıyor. Suat da 2; birer gol de Lefter ve Erol’dan... 7-0! Harika bir sonuç. Kore’yi 7-0 yeniyoruz.
‘Hani Almanlar kasırgaydı?’ diye yine birbirimize soruyoruz. Çünkü Macaristan karşısında perişan oldular. Bizim Kore’ye attığımızdan fazlasını yediler.


ALMANYA’DAN 7 GOL
Nasıl bu kadar yanlış gördük; kendimizi suçlar gibiyiz. Durun bakalım. Şimdi her şey belli olacak. Saçımız ak mı kara mı? Kural gereği, birer maç kazanıp birer maç kaybeden iki takım birbiriyle tekrar oynuyor. Biz de Almanların karşısına çıkıyoruz bir daha. Ancak bu kez İtalyan teknik direktörümüz Sandro Puppo, Federasyon başkanımız Ulvi Yenal ile konuşup tartışarak takımı epey değiştirmiş. Bu maçtaki kadromuz şöyle: Şükrü (Ank. K.G.), Rıdvan (Ank. Karagücü), Basri (FB), Naci Erdem (FB), Çetin (K. Paşa), Rober (GS), Erol (Adana), Mustafa (Ank. K.G.), Necmi
(Adana.), Lefter (FB), Coşkun (BJK).
0 zamanlar sakatlanan kaleci dışında oyuncu değiştirmek yok. Olsa, hemen başlarda sakatlanan Çetin’in yerine sağlam biri girerdi. Zürih’teki bu maçta, sonuna kadar fiilen 10 kişi oynuyoruz. Yediğimiz 2 golden sonra attığımız 2 golden de biri sayılmayınca...
Tabii Almanların müthiş fizik kondisyonu bizden çok üstün. Kore’ye attığımız goller bizim kaleye geri geliyor. Bu kez 7 tane yiyen biz oluyoruz. Biri Mustafa Ertan’dan, biri Lefter’den 2 golümüzü teselli buluyoruz. Ve 7-2 yenilip eleniyoruz.
Pekiyi, bizi yenen Almanla sonra ne yaptılar? Bizi yenen, herkesi yendi.
Çeyrek finalde, güçlü Yugoslavya’yı 2-0’la geçti. Daima kuvvetli bir takım olarak gördüğümüz Avusturya’yı yarı finalde perişan etti, 6-1 yendi. Nihayet unutulmaz finalde inanılmazı başardı. Almanlar: 10. dakikasında 2-0 yenik duruma düştükleri maçı, 3-2 kazandılar. Günün yıldızı Helmut Rahn’ın 2 müthiş şutu zaferi getiren gollerdi. Morlock’un açtığı kapıdan Rahn, iki kez topu filelere yollamıştı.


Böylece Türk Milli Takımı’nın Dünya Kupası öyküsünü kısacık anlatıverdik size. Evet, tam 48 yıldır uzaklardan bakarak bugünü bekledik hep. Tekrar Dünya Kupası finallerine katılacağımız günü bekledik. Ve işte o gün geldi. Şimdi gözlerimiz yine uzaklara bakıyor. Taa Güney Kore’ye. Taa Japonya’ya. Kore’yi 7-0 yenerek sevinmiştik. Dileyelim, bu kez Güney Kore topraklarında aldığımız sonuçlarla daha çok sevinelim, daha uzun sevinelim, 48 yılın özlemiyle...
Milli Takım’ımıza Güney Kore’de yürekten başarılar!


Popüler TARİH
Haziran 2002
Halit Kıvanç

Comments

Post new comment

  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Lines and paragraphs break automatically.

More information about formatting options

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.